26 Haziran 2018 Salı

Dublinliler, Joyce - Kitap Yorumu

“Kapıda yoksul bir din adamı ya da yoksul bir aktörü andıran bir adam belirdi. Siyah elbisesi, bodur vücuduna sıkı sıkı oturacak şekilde iliklenmişti. Yakasının papaz yakası mı, yoksa sivil yakası mı olduğu anlaşılmıyordu...”



İletişim Yayınları’nın klasikler için hazırladığı baskısından okudum kitabı. Klasiklerde, eğer baskısı varsa, İletişim’i tercih etmeye çalışıyorum zaten. Gerçekten o kaliteyi hissettiriyor bana. Çevirisi zaten Murat Belge’ye ait. Çeviri ve baskının yanında bir önsöz ve sonsöz de bulunuyor ve kitabı daha da anlamlandırıyor. Kitaba gelirsek;

Nasıl başlasam bilemiyorum. Şöyle söyleyeyim, eğer James Joyce’un hayatından bihaberseniz, yani çocukluğu, din, milliyet ve aile ile ilişkisi ve bu kavramlara bakış açısı, İrlanda’dan ayrılış sebebi, sanata bakışı; kısacası ‘Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni okumadıysanız, yalnızca önsöz ve sonsözden faydalanarak da hikayeleri beğenerek okuyabilirsiniz bence. Her bir hikaye kendi içinde çok başarılı, anlatmak istediğini sessizce işleyerek anlatıyor Joyce. Eğer, hâlâ her hikayenin ayrı olarak ayakta durduğunun da farkında olarak, kitabın tamamını çevreleyen ortak temanın önemi kavranırsa ortaya kalitesi fersahlarca öteden gözüken bir kitap çıkıyor. Şunu da belirtmek istiyorum, bir hikaye kitabının ortak bir temasının olması onu ‘roman’ yapmaz, Dublinliler hala bir hikaye kitabı. Öte yandan hikayelerin üstünde bu kadar başarılı işlenmiş bir ortak tema var mıdır? Herhalde bu düşük bir ihtimaldir.

Ortak tema yaşanan tek hayatın yaşanmayan diğer tüm hayatları var olmamaya hapsetmesi. Şöyle düşünüyorum da, bu tema nasıl hayranlık uyandırmasın? Joyce’un sanatçı kimliğini ortaya çıkarmak için İrlanda’dan ayrıldığını biliyoruz. Sonrasında düşünüyor Joyce, İrlanda’da kalsaydı ne olurdu? Ve başlıyor çocukluktan yaşlılığa, giderek büyüyen on beş hikayesine. Anlatıyor her birinde: babası gibi sevdiği papazın ölümüyle kendini tutsak eden çocuğu, okuldan kaçmak için toplanan çocukların kaçamayışını, sevdiği kıza unutkan babası yüsünden hediye alamayan genci, Arjantin’e kaçıp evlenmek isteyen genç kızın evinden ayrılamamasını, ecnebilere hayranlık duyan İrlandalıların heyecansız kumarlarını, hizmetçi kızdan para koparmaya çalışan iki çapkın adamı, sıradan bir hayat sürmesin diye kızını aklı başında bir adamla evlendirmeye çalışan kadını, yurtdışından gelen gazeteci arkadaşını kıskanan ve bebeğini bile uyutamayan bir babayı, içkici bir beyaz yakalının amirinden işittiği azarı, sevilen hizmetçinin işindeki başarısızlıklarını, yıllar önce ayrıldığı kadının ölüm haberini alan adamın kendini suçlayışını, belediye seçimlerinde parti mensuplarının milliyetçi tartışmalarını, yine milliyetçiliğin yükselişinden yararlanan bir annenin kızını ünlü bir müzisyen yapma çabasını, dinden uzaklaşmış yaşlı bir adamı arkadaşlarının arınmaya davet etmesini, bir dans gecesinin ardından karısının eski sevgilisini ve ölümünü öğrenen bir adamın ölüm ve yaşam üzerine düşüncelerini.

Sanatçının toplumu anlamak için topluma tepeden bakması gerektiğini düşünüyor, biliyor James Joyce. Hikayeler aslında İrlanda’yı anlatıyor, İrlanda’nın insanlarını. Her birinin yaşayamadığı hayatların ve yaşadıklarına tutsak olduklarının farkında. Bunu Joyce “Niyetim ülkemin manevi tarihini anlatmaktı” diyerek açıklıyor. Fakat bana göre burada İrlanda yerine her ülke konabilir, çünkü insanların üzerindeki bu tutsaklık evrensel. Joyce bu tutsaklığı ölümle de ilişkilendiriyor, ona göre en büyük tutsaklık ölümün kendisi. Bu yüzden sıkça tabutlardan, ölülerden bahsediyor. Bu yüzden kitabın elli sayfalık son hikayesinin ismi “Ölüler” ve bütün kitabı hikayenin ve kitabın son cümlesinde şöyle özetliyor: “Ruhu yavaşça bayılır gibi oldu işitince karın hafifçe yağdığını evren boyunca ve yağdığını hafifçe, nihaî sonlarının inişi gibi, bütün yaşayanların ve ölülerin üzerine.”

Yazacak çok şey var ama uzatmak istemiyorum. “Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi” ile “Dublinliler” birbirini tamamlayan iki kitap, bu nedenle önereceğim zaman ikisini beraber öneririm, ama kesinlikle de öneririm. Belki 125. yıl baskısı gibi ikisini birleştiren bir baskı çıkarsa bir gün, hiç düşünmeden alırım. Son olarak, bu kitabı yıllarca yayınlamamakta ısrar eden yayıncılara selamlarımı iletiyorum.

21 Haziran 2018 Perşembe

Filin Yolculuğu, Saramago - Kitap Yorumu

“Bizi biz yapan hep kusurlarımız, iyi niteliklerimiz değil.”



Kırmızı Kedi’den okudum. Kitabın başında çeviri ile alakalı bir önsöz bulunuyor, bu sebeple neyin ne olduğunu anlamakta zorlanmıyorsunuz. Çevirideki gariplikler de genelde Saramago’nun anlatımındaki garipliklerinden kaynaklı, fakat olumsuz bir durum yok ortada. Baskısı, kapağı hoş zaten, öneririm. Kitaba gelirsek;

Kitabın konusu Lizbon’dan Viyana’ya gitmek üzere yola çıkan bir filin, fil terbiyecisinin ve kral tarafından görevlendirilen, fili koruyacak olan bir süvari birliğinin yolculuk hikayesi.
Öncelikle fil terbiyecisi Subhro karakterinin çok başarılı olduğunu söylemeliyim. Sakin fakat baş kaldıran karakteriyle Avrupa’nın içinde bir Hintli olarak farklılığını her bölümde görebiliyoruz. Gezileri boyunca sanki kutsallığa sahipmiş gibi parlıyorlar sürekli fil Süleyman ve Subhro. Hiç fil görmemiş, Hint mitolojisi duymamış insanları ve Avrupa’da işlerin nasıl yürüdüğünü yavaş yavaş öğrenen Subhro’yu okumak keyif veriyor gerçekten. Bunun yanında 16. Yüzyılın ortalarında devletlerin güçlerini, saray içlerini esprili bir dille görmek ilginç. Özellikle Avusturya’nın Avrupa’ya yaydığı korku ilgimi çekti.

Evet, kitabın gerçekten orijinal bir konusu var. Her kitapta bir filin yolculuğunu okuyamazsınız, veya 16. Yüzyılda geçen kaç tane roman vardır ki zaten? Ama kitabın arka kapağında yazdığı, ya da benim de ilk cümlemde dediğim gibi bu tamamen bir “yolculuk”, ya da “gezi” hikayesi değil. Nedeni ise başlarda sorun teşkil etmeyen fakat kitabın sonuna doğru kendini fazlaca hissettiren bir şey: olayların sürekli Saramago tarafından kesilmesi. Alpler’i geçerken bir söze dikkat çekiyor yazar ve sayfalarca kelimenin etimolojik kökeninden bahsediyor mesela. Veya neyin ne demek olduğunu anlatmaya çalışırken anlatıda kayboluyor. Romancılıktan deneme yazarlığına geçiyor yani arada, sonra roman yazdığını hatırlamış gibi konuya geri dönüyor. Hal böyle olunca kitabın akıcılığı pek kalmamış, sürekli konsantre olarak okumak gerekiyor. Bu da biraz yorucu ve birçok okuyucuyu sıkabilecek bir nokta. Ölmeden önceki son senelerinde kaleme almasına bağlıyorum bu durumu. Belki kitabı gözden geçiren yakınları bu durumu ona iletti ve bu sebeple ilk 150 sayfada Lizbon’dan Madrid’in hemen kuzeyine ancak ulaşan ekibimiz geri kalan 50 sayfada Madrid’in kuzeyinden Viyana’ya vardı.

Özetle, hikaye olarak çok başarılı fakat anlatımı hikayeyi gölgelemiş. Kötü bir kitap denemez, kitabı severek okudum. Belki daha fazla Saramago okumuş olduktan sonra okusam daha iyi olabilirdi. Bu cümlenin eş anlamlısı da şu herhalde: Saramago’ya başlangıç kitabı değil Filin Yolculuğu kesinlikle. Okumaya başlamadan önce bunun daha çok bir anlatı-roman olduğu göz önüne koyulursa sonuç da daha iyi olur diye düşünüyorum.

1 Mayıs 2018 Salı

Ayı, Faulkner - Kitap Yorumu


"...ama herhalde Sam'in gözleri açıktı gene onlardan da kulübeden de ileride, bir ayının ölümüyle bir köpeğin ölüşünden daha ilerlerde gördüğü o derin bakışıyla."


De Yayınevi baskısıyla okudum, 19. Yüzyıl nostaljisini hissettirdi bana. Kitabı zaten çevirileriyle ünlü olan Murat Belge çevirmiş, bu yüzden kaliteli bir çeviri olduğunu söylememe dahi gerek yok sanırım. Hatta Murat Belge dışında bir çevirisi yoksa gerek de yok. Kitaba gelirsek;

“Go Down, Moses” adıyla 1942’de yayınlanan ve birbirleriyle alakalı yedi hikayeden oluşan öykü kitabının (roman diyenler de var) en uzun hikayesi aslında “The Bear”, fakat öyle ünleniyor ve övülüyor ki sonraları ‘novella’ olarak tek başına da basılıyor. Faulkner’ın en iyi eseri olduğunu iddia edenlerden tutun da ekokritik edebiyatın baş tacı olduğunu söyleyenlere kadar hakkında birçok denen şey var. Övgüye değer mi konuşmadan önce kitapta neler olduğuna bakarsak:

(Spoiler içeriyor.)
En genel tabiriyle bir av-avcı hikayesi bu, Koca Ben isimli ormanın en güçlüsü bir ayı var ve karakterimiz Isaac’in 10 yaşından itibaren içinde bulunduğu avcılar için adeta bir ölüm kalım meselesine dönüşmüş durumda Koca Ben. Her yılın kasım ayında toplanıp ormana yalnızca Koca Ben’i avlamaya gidiyorlar ve bu artık onların dini bir ritüeli haline gelmiş gibi. Kitabın başlarında Isaac yaşı küçük olduğu için henüz ayıyı avlamaya gidemiyor fakat geri gelmelerini beklerkenki düşünceleri kitabın ana temasını oluşturuyor: Herkesin ayının ölümlü olduğunu ummasına rağmen içten içe ölümsüz olduğuna inandığını, yine ayıyı öldüremeden geleceklerini, zaten kimsenin bunu istemediğini, ormana yalnızca yıllık törenlerini tamamlamaya gittiğini düşünüyor. Gidişlerini tam olarak şu sözlerle tanımlıyor Isaac-Faulkner: “Koca ayının öfkeli ölümsüzlüğüne yapılan yıllık tören-tapınma.” Bu şekilde yıllar geçiyor ve Isaac bu törene katılacak yaşa geliyor. Yılların verdiği yaralanlamalar ve yorgunluk ile ayı artık eskisi kadar güçlü değil ve gerçekten de bir gün ayıya bana göre hikayenin en önemli ikinci karakteri Boon öldürücü darbeyi vuruyor. Fakat kitabın “doruk noktası” gibi gözüken bu sahnesi hiç beklendiği gibi gerçekleşmiyor, sessiz ve sakince, sanki bir şeyler yanlışmış gibi. Ardından Isaac daha da büyüyor, kitabın sonlarına doğru bütün cümlelerin, eylemlerin, noktalama işaretlerinin karıştığı bir bölümde kitabın manasını ortaya çıkaran toprak ve insan düşüncelerini okuyoruz Faulkner’dan. Kitap ayıyı öldüren Boon’un Isaac’a ormandaki sincapları ellememesi için bağırışıyla sonlanıyor.

Burada elbette muazzam bir alegori var. Ayı ölümsüz, yenilmez nitelikleriyle doğayı sembolize ediyor, avcılarımız ise doğanın avcısı olan insanlığı. Doğayı kontrol etme isteği insanoğlunun, öyle bir hal alıyor ki güdülerin önüne geçiyor ve insanı kontrol etmeye başlıyor. Fakat nihayetinde bunu başardıklarında ortaya çıkan sonuç pek de iyi olmuyor, verilen onca kayıp ve üzüntüler kişiyi düşüncelere sevk ediyor. Isaac burada bana göre bir peygamber görevi görüyor, her şeye tanıklık etmiş, çıkarları ve hataları görmüş, olgun değilken ses çıkaramamış olanlara fakat olgunlaştığında düşüncelerini, herkese karşı olarak, ortaya koymuş, toprak ve köle sahipliğini kesin olarak reddeden, dini simgeleyen bir karakter. İnsanı Tanrı’nın kendi varlığını dünyada temsil etsin diye yarattığını söylüyor, toprağa ve diğer insanlara sahip olsun diye değil. Ve istemiyor ona kalan mirası, onun istediği ormanı son bir kez görmek yalnızca, özür dilemek için değil belki ama, hüznünü göstermek için en azından. Fakat değiştiremiyor hiçbir şeyi elbette, bunu da büyük bir ustalıkla gözümüze çarpıtıyor Faulkner Boon karakteri ile. Hani şu ayıyı öldüren, doğayı kontrol etmeyi başaranlar var ya! Bir kere almış bunun tadını, gözü dönmüş bu noktadan sonra, Isaac’a bağırıyor, defolmasını söylüyor bu ormandan: “Birine bile dokunamazsın! Benim onlar!”
(Spoiler bitiyor.)

Tanımlamam gerekirse bu kitabı, ‘güzel bir sanat eseri’ derim. Sade, çarpıcı, binlerce sayfalık kitaplara eşdeğer ve olması gerektiği kadar zor ve en önemlisi kitapların büyük çoğunluğunun aksine bir sanat eseri. Faulkner’a şapka çıkarmak gerekiyor gerçekten. İyinin kötünün dışında, edebiyat nasıl yapılır gösteriyor herkese.

14 Nisan 2018 Cumartesi

Mrs. Dalloway, Woolf - Kitap Yorumu

"...Ne olurdu onu sayfiyede kendi haline bıraksalardı da, o da istediğini yapsaydı, ama onu zambaklara benzetiyorlardı ve partilere gitmek zorunda kalıyordu, oysa babasıyla ve köpekleriyle sayfiyede yalnız olmaya kıyasla Londra öyle kasvetliydi ki."


Remzi Kitabevi'nin ilk baskısından okudum. Kapağının çirkinliği dışında her şey güzel, ilk baskı olmasına rağmen çeviride bir sorun yok. Kitaba gelirsek;

Sanırım ilk cümlesini dahi herkesin bildiği bu kitabın konusunu da herkes biliyordur. Sayfalarca yazılan yorumlar, övgüler, yergiler var. Bunları atlayarak direkt dikkatimi çeken ve kitabı bir bütün olarak baktığımda vasat bir roman olarak görmeme sebep olan kısma geçeceğim.

Kitabın ismi "The Hours" olsaymış daha iyi olurmuş, zira "Mrs. Dalloway" ismi biraz yanıltıcı, hele de kitabın bilinç akışı yöntemiyle yazıldığını düşünürsek. Çünkü, benim gördüğüm kadarıyla, bu bilinç genelde yalnızca birinin, kitabın kahramanının genellikle, bilincidir ve bu bilinç içerisinde kitap boyunca sürükleniriz. Mrs. Dalloway'de bilinç bir karakter için değil de karakterler için var. Yalnızca Clarrissa Dalloway'in değil, hatta çoğunlukla bile değil, kitaptaki neredeyse bütün karakterlerin bilinçlerine girip çıkıyoruz. Peter, Sally, Lady Bruton, Septimus, Rezia ve hatta bazı kısımlarda kimin bilincini okuduğumuzu bile bilmiyoruz. Bu durum kitabı Mrs. Dalloway olmaktan çıkarıyor ve dakikaları dahi hissedebildiğimiz "Saatler"e dönüştürüyor bence. Bu noktaya kadar hiçbir sorun yok, tek bir bilinç değil de bilinçleri kullanmak istemiş olabilir. Bu kitabın artı yönü bile olabilir. Benim için asıl sorun bu bilinçler arasındaki bağlantı. Karakterlerin düşüncelerinin ortak noktası Clarrissa değil; aslında bilinçler ortak bir amaca hizmet etmiyor. Her karakter sanki ana karakter olarak yaratılmaya çalışılmış, sonra yan karakter olmaya mahkum edilmiş gibi. Yazar bize bir yandan Septimus'u anlatmak istiyor, fakat Clarrissa'yı anlatması gerektiğini bildiği için (veya esasen bunu istediği için) bir noktadan sonra bu günahından dönüyormuş hissi veriyor. Bu açıdan, çoğu zaman kitaplar için gereksiz yere uzatıldıkları söylenir, Mrs. Dalloway bence gereksiz yere kısaltılmış. Woolf bir karaktere diğerlerinden fazla önem verip, o karaktere hizmet etmeyen noktaları çıkarabilirdi, veya her birine daha fazla alan ayırıp ortaya muazzam bir dönem romanı çıkarabilirdi. Muazzam diyorum çünkü anlatım tarzı ve bilinç akışı tekniğini kullanma biçimi övgüye değer. Fakat bu karakter zenginliği içerisinde bütün kitabı Clarrissa'nın aşklarına hapsetmek kitabı potansiyelinden aşağıda bir noktaya hapsetmiş. Faulkner'ın bu kitapla yakın zamanlarda çıkan "Döşeğimde Ölürken" isimli kitabının bilinçlerin akışına, ortak bir amaca hizmet ettikleri için, daha iyi bir örnek olduğunu düşünüyorum.

Bundan iyi kitaplarının olduğunu umuyorum kalemini ustaca kullanabildiğinden dolayı. Bu yüzden diğer kitaplarını listeme ekliyorum.

25 Mart 2018 Pazar

Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi, Joyce - Kitap Yorumu


"Ben kollarımda yeryüzüne henüz gelmemiş güzellik sıkmak istiyorum."


İletişim Yayınları'nın 5. baskısından okudum. Murat Belge'nin çevirisi harika, tek eksik yanı dahi yok, son sözü de aklınızdaki eksikleri dolduruyor. Gerçi başka bir yayınevinden çıkıyor mu bilmiyorum ama çıkıyorsa da İletişim'den okuyun bence. Kitaba gelirsek;

James Joyce’un ilk düzyazı eseri denilebilir Sanatçı’nın Portresi, daha “ilkel” versiyonu olan Stephen Hero’yu hesaba katmaz isek. Bin sayfa civarı olan Stephen Hero’da yalnızca üniversite yıllarını, tamamen otobiyografik anlatan Joyce aldığı onca retten sonra kitabı o zamanlar yeni yeni geliştirdiği anlatım teknikleriyle birleştirip kısaltarak Sanatçı’nın Bir Genç Adam Olarak Portresi’ne çevirmiş. Aslında kısaltarak demek pek doğru olmaz, hatta belki genişleterek dahi diyebiliriz. Çünkü bu kitap henüz ergenliğe girmemiş Stephen’dan başlıyor ve yetişkinliğine uzanıyor, ve daha önemlisi Stephen Hero’daki onlarca sayfa anlatıları birkaç paragrafta sembolize bir anlatıyla topluyor. Bu da şu demek: Elimizde üç yüz sayfa civarı “konsantre” bir kitap var.

Joyce’un dediğine göre bu kitabı anlamak için on sene okumamız gerek. Bu işin biraz mübalağalı kısmı, yine de kitabın zorluğunu gözler önüne seriyor. Bütün kitaplarında olduğu gibi bu kitaba da bilinç akışı tekniği hakim, sıradan insanların sıradan düşüncelerini yansıtmak için. Ne olacağına karar veremeyen Stephen’ın Cizvit okulunda yaşadıkları, başka bir okula transferi, taşınmaları, üniversitedeki değişimi, en temelinde Stephen’ın (Joyce’un) dine, ailesine, İrlanda’da dönemin milliyetçilik akımına başkaldırmasını görüyoruz, bütün bunların içinde Stephen’ın aklına anlık gelen, birbirlerini kesen düşüncelerle birlikte. Bu düşünsel anlatım imgelerle birleştiğinde takip etmesi zor ve takip edilesi bir hikaye haline geliyor.

Kitabın en beğendiğim yönü Stephen büyürken düşüncelerinin de yavaş yavaş olgunlaşması ve bu durumun tamamen saydam bir şekilde, sürekli gerçekleşmesi. Herhangi bir elli sayfanın başı ve sonu yazım olgunluğu olarak büyük farklar içeriyor ve bu farkın tam olarak nerede gerçekleştiği belli olmuyor, bir halıyı ince ince dokur gibi. Bir diğer bahsedilmesi gereken yönü ise kitabın sonlarındaki sanat, estetik ve güzellik hakkında diyaloglar. Joyce’un sanata, edebiyata bakışını anlamak için dikkatle okunmalı, özellikle de bu konu hakkında bir çalışma yapılıyorsa.

Ulysses’e ve Finnegans Wake’e giden yolda önemli bir geçiş noktası bu kitap. Beğenip beğenmememden öte edebiyatta önemli bir yeri olduğunu düşünüyorum. Kesinlikle okunması gerekir diyemem, Joyce okurken sıkılacak binlerce okur vardır çünkü. Eserin zorluğunun kalitesini arttırdığını düşünüyorsanız benim gibi, on yıl boyunca okuyun demeyeceğim tabi ama, bir göz atmanızı tavsiye ederim.

24 Şubat 2018 Cumartesi

Uğultulu Tepeler, Brontë - Kitap Yorumu


"Ben de ona kalbimi verdim, aldı parça parça edip öldürdü, sonra gerisin geriye fırlattı. İnsanlar kalpleriyle duyarlar, Ellen. O benim kalbimi mahvettiğine göre, onun hakkında bir duygu beslememe imkan yok."


Kitabı Altın Kalem Yayınları’ndan okudum, 1993 baskısı olduğu için epey eski görünüyordu ve hikayeye çok uydu bence. Çeviride çok iyi bir iş çıkarmışlar bence, çoğu klasik eskiden kısaltılarak çevrilirmiş fakat bu tam metindi. Yazım, imla yanlışları da hemen hemen hiç yoktu. Gerçi bu kısmı uzun uzun anlatmama gerek yok, günümüzde kim bu yayınevinden okur ki bu kitabı. Kitaba gelirsek;

Türkçe’ye Uğultulu Tepeler, Uğultulu Bayır, Rüzgarlı Tepe, Rüzgarlı Bayır gibi birçok farklı isimle çevrilen Wuthering Heights tarihi olarak önemli bir metin öncelikle. Roman türünün hem erken örneklerinden, hem de bir kadın yazarın kaleminde çıkmış olması gibi artıları ve günümüze oranla nispeten ‘ilkel’ kalan yazım tekniği, sıkıntı çekmeyen kurgu akışı gibi eksileriyle incelenmesi gereken eserler arasında geliyor. Kısaca konusuna değinirsek, yerleşim yerlerinden izole iki villa sahibi ailenin çocukları ve onların çocukları arasındaki aşk ve intikam dolu yılları okuyoruz yıllarca hizmetçilik yapmış bir kadının ağzından. Arada “Emily Brontë ne yaşamış acaba?” diye sormadım değil, tabiri caizse kötü kalpli bir roman Uğultulu Tepeler, bütün karakterler çok soğukkanlı ve acımasız; kimse karşısındakini düşünmüyor, intikam alabilmek için en sevdiklerinden vazgeçecek kadar ileriye gidiyor vb. Tabi bütün bunları çarpıcı kılan son derece gerçekçi bir şekilde kaleme alınmış olmaları, belki bu özelliği kitabı ilk realist romanlardan biri yapıyor. Gerçekçiliğini arttıran bir diğer özelliği ise içinde tamamen “iyi” bir karakter barındırmaması olabilir, gerçek dünyayla daha kolay bağdaştırılabiliyor böylece yaşananlar. Bazen hikayeyi devam ettirmek için göze çarpan tesadüflere maruz kalsak da çoğunlukla hikaye tutarlı bir altyapı üzerinde ilerlediğinden kolay okunuyor. Yalnız başlarda kim kimin yeğeni, halasıydı gibi karışıklıklar oluyor isim benzerliklerinden, fakat yüzüncü sayfaya ulaşmadan karakter sayısının sınırlı olmasıyla birlikte alışılıyor.

Kesinlikle okunmalı mı? Açıkçası zorunlu okumam olmasaydı belki hayatım boyunca hiç okumazdım. Beğenmedim mi? Okurken pek yorulmadım ve eğlendim, bu yüzden pişman olmadım. Aynı zamanda o dönemin edebiyatının da izlerini taşıdığı için okuduğuma memnunum. Yine de illa 19. yüzyıl İngiliz Edebiyatı okuyacağım deniliyorsa bu romandan iyileri bulunabilir sanırım.

7 Şubat 2018 Çarşamba

Sırça Fanus, Plath - Kitap Yorumu

"Bayan Guinea bana bir Avrupa ya da dünya turu bileti vermiş olsaydı da fark etmeyecekti. Çünkü nerede olursam olayım -bir gemi güvertesinde, Paris'te bir sokak kafesinde ya da Bangkok'ta- hep aynı sırça fanusun içinde kendi ekşimiş havamda bunalıyor olacaktım."



Kitabı Kırmızı Kedi Yayınevi 10. baskısından okudum. İçeriğinde ve çeviride bir sorun göremedim. Yalnızca kapağı biraz çirkin olmuş (çok dolu), o da pek önemli bir şey değil. Kitaba gelirsek;

Upuzun bir yolculuktu bu kitap. Gerçekten son sayfayı da bitirip kitabın arka kapağını çevirdiğimde bir haftadır ilerlediğim bir tünelden çıkıyormuş hissine kapıldım. Duygusal geçişlerin bu kadar olağan ve etkileyici yapıldığı bir kitap şimdiye dek okumamıştım. 1950'lerde iş dünyasına atılmak için New York'a gelen başarılı bir öğrenciyi görüyoruz kitabın başlangıcında. Şiirler yazıyor, okulunda çok başarılı; New York burjuvasına katılarak güzel bir hayat yaşayacak... Mı? İlk birkaç bölümden sonra kitabın bu neşeli tavrı yerini yavaş yavaş karamsarlığa bırakıyor. İşin içine insan ilişkileri ve şehir problemleri dahil oluyor, biz de kelimenin tam anlamıyla bir çöküşü okumaya başlıyoruz.

İki önemli nokta var kitabı daha iyi anlamamızı sağlayacak. İlki Sylvia Plath'in kendi yaşamından yola çıkarak Sırça Fanus'u yazması. Bu bilgi kitabın inandırıcılığının ne kadar yüksek olduğunu gösteriyor ve psikolojik çöküş konusunun örnekleri, en azından o dönemde, pek fazla olmadığından kitabı önemli hale getiriyor. Diğer nokta ise kitabın barındırdığı mizahi anlatım. Eğer kitap tamamen depresif bir şekilde anlatılsaydı da önemini yitirmezdi, fakat bu şekilde hem okuyucunun sağduyusunu tamamen kaybetmemesini sağlıyor hem de orjinalliğini oluşturuyor. Bazen gülümsemeler hüzünlü olur, misal şu paragraf beni hüzünlü gülümsetti:
"Doktor Nolan'ın bana neden bu kadar budalaca bir şey bıraktığını anlayamıyordum. Belki de onu geri verip vermeyeceğimi görmek istiyordu. Oyuncak kibritleri yeni, yünlü sabahlığımın etek ucuna gizledim. Doktor Nolan kibritleri isterse, onları şeker sanıp yediğimi söyleyecektim."

Kitaba edebi olarak "başyapıt" denmesini yanlış bulanlar var. Ben başyapıt mı değil mi diye tartışılması taraftarı değilim. Bir edebi metin olarak döneminin iyilerinden geri kalabilir belki, fakat bazı kitaplarda üslup, bazı kitaplarda içerik önemlidir. Bu kitapta ben ne anlatıldığının nasıl anlatıldığından önemli olduğunu düşünüyorum. Ve anlattığı şeyin önemi herkesin okumasını gerektiriyor bence.